10 Aralık 2012

SENARYO VE SİNEMA ÜSTÜNE BİR SÖYLEŞİ


Söyleşiyi yapan: Özgür Erbaş

Filmin yüzde 90'ı senaryo denilmesine karşın eskiden senaryo yazımı için süre verilmezmiş bugünse herkes kendi senaryosunu yazıyor. Senaryo gereken önemi neden görmedi? Kimler neyi fark edemedi?

Hüseyin Kuzu: İyi bir senaristi üretim ilişkileri yetiştirir ve senariste iyi bir senaryoyu üretim ilişkileri yazdırır.  Yakın zamanda önce kaybettiğimiz Bülent Oran, “bin kadar senaryo” yazdığını söylüyordu. Bin kadar, demek dile kolay.  Her birini en az beşer günde yazmış olsa, ki beş günde senaryo yazılmaz, toplam 5 bin gün eder. Bu da yaklaşık B.Oran’ın 15 yıl nefes almadan senaryo yazması demektir. Safa Önal da özel sohbetlerinde 570 senaryo yazdığını söylüyor.  Galiba eski Yeşilçam’ın senaristten çok, zaten seyircinin dikte ettiği belli öyküleri, kağıda geçirecek bazı yazıcılara ihtiyacı vardı. Dolayısıyla bu soruya soru  ile cevap vermek olası. Bir sinema, eğer gerçek senaryolar gereksinmemişse o zaman senarist olmanın bilgi birikimi ve adabı nereden doğacaktı?  Bağımsız bir senarist kategorisi olması için ortada sermayedar bir yapımcı ve ücretli çalışan senarist ve yönetmenin olması gerekir.

Bir senaryoyu seyirci açısından yapımcının kontrol ediyor olması başka bir şeydir. Şimdi kendilerine “yönetmen/yapım” dediğimiz auteur/yaratıcı sinemacılar aslında yanlış adlandırılıyorlar.  Aslında onlara “senarist,/yönetmen/yapımcı” demek gerek. Çünkü tamamına yakını senaryolarını kendileri yazıyorlar. Bu günümüzde ancak popüler filmlerde olabiliyor.  Ö. Lütfi Akad hocamızın bir sözü vardır. “Dikkat edin, bu ülkede herkesin ikinci işi senaryo yazmaktır!” diye.  Evet, herkes senaryo yazıyor! Ama, gerçek senaryo nedir sorusu hala ortada duruyor.

“Sinemacılar kamusal alanı okumaktan kopunca yakın izler çevresinden de koptu”, diyorsunuz. Bunu biraz açarak sonuçlarını anlatabilir misiniz?

Hüseyin Kuzu: Sinemacılar kamusal alanımızı okuyamıyorlar bence. Son yıllarda sadece popüler sinema kanadımız bunu beceriyor.  Fakat bir ülkenin sineması bu popüler filmlerle değil, en azından o ülkenin sinema sanatına katkı yapan sinemacıları tarafından temsil edilirler. Popüler filmler en çok sinema tarihine, o yıllarda hasılat rekorları kıran film, vb. nedenlerle geçerler. 

1980’li yıllarda sonra tüm dünyada sinemacı olma ölçütü oldukça değişti. Eskiden ulusal sınırlar içinde “sinemacı” olma payesi almamış bir sinemacının dünya sahnesine çıkması pek mümkün değildi. Fakat artık mümkün. Bu da çeşitli çarpık gelişmelere neden oluyor.  Bence bir filmin ilk önce kendi ülkesinde yakın-izler çevresi olmalı. Bu yakın izler-çevre sadece sinemayı değil her tür kültür ürününü de yakından izleyen bir çevredir.  Yaklaşık yirmi yıldır Türk Sinemasının yakın izler çevresi yoktur. Bir Orhan Pamuk veya Sezen Aksu hala aynı miktarda satıyor ama sinema yakın-izler çevresi 1/10’a düştü. Kısacası sinemacımız kültürün yakın izler-çevresinden icazet alamıyor. Asıl sorun bu. Bu yüzden, kamusal alanı okuyamıyor, dedim.

Akademisyen çevresinin verimsiz olduğu tespitini yaparak Godard üzerine Türk sinemasından daha fazla tez yazıldığını söylemişsiniz. Türk sinemasının akademisyenler için cazibesiz olmamasının nedenleri neler? Sektörden mi akademisyenlerden mi kaynaklı bir sorun bu?

Hüseyin Kuzu: Geçmişten kalan bir sorun ve karşılıklı eksikliklerle biçimlenmiş bir sonuç bu.   Akademisyenin ilk anda karşılaştığı en büyük sorun Türk Sineması’nın veri tabanının olmaması. Bir zamanlar “Genç Türk Sineması” üstüne bir tez yapmak isteyen Tuğrul Eryılmaz, bu yüzden birkaç kez tez başlığını değiştirmek zorunda kalmıştı. Sonunda da yaşayan sinemacılarla yetinmek zorunda kaldı!  Dolayısıyla dil bilen akademisyen kendi kütüphanesine kapanıyor.  Artık filmleri de rahatça bulabildiği için Batılı sinemacılar üstüne tez filmi yapmayı tercih ediyor. Veri tabanı için çalışmak da akademisyenlerin bir işi aslında. Devlet ve sektörün ilk kez üniversitelere ihtiyacı var ama üniversiteler bu sorundan uzaklar... Bir-iki üniversite bu işe soyunmaya kalktı  ama sorun çok daha büyük ve acil... Sorun ancak bu kurumların hep birlikte bir anlayış geliştirmesi ile çözülebilir.

Türkiye'de aksiyon, korku, polisiye gibi türlerin çekilememesinin temel nedeni ne sizce? Bunların senaryolarının yazımı mı zor yoksa çekim için teknik alt yapı mı yok?

Hüseyin Kuzu: Sorun bence toplumsal ve bu sadece ülkemizle ilgili bir sorun değil. Kentleşme ve bireyleşme boyutunu yaşamış toplumlar bence saydığınız türde filmleri yazamaz veya çekemezler. Çünkü karısını ekmek bıçağı ile öldüren adamın kaçtığı yer sonuçta kentin diğer ucundaki akrabasının evi oluyor. Veya köyüne kaçıyor!  Yani birey işlediği suç için kent içinde bir kurgu yapmayı aklına getirmiyor ve kendi cemaati içinde bir saklanma yeri arıyor. Bu yüzden filmler çekilse (veya romanı yazılsa) bile, bu ürünler Batılı ürünlerden esinlenmiş yapay ürünler olmaya mahkum...

Son dönem Türk sinemasının öykü olarak odaklandığı bir konu var mı? Yeni filmleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hüseyin Kuzu: Sinema eleştirisi, Türk Sineması’nın tarihinde belli bir zamanda kümelenen her 3-5 genç sinemacıyı bir ekolmuş gibi takdim ediyor. Oysa aynı anda aynı toplumsal motifleri kullanan sinemacılar ekol olabilirler. Bizde bunlar “motif “düzeyinde değil öykü veya konu düzeyinde ve modalar halinde yaşanıyor. Bu yüzden, son yıllarda  “Doğu filmleri” moda oluyor ama motifler ayrı telden çalıyor. Birkaç yıl önce, Kürt sorunu sıcaklığını kaybettikten sonra, yol öyküleri moda olmuştu. Bu filmlerde kahramanlar habire Doğu’ya doğru gidiyorlardı ama öylesine ülke gerçeklerine yabancı idiler ki.  Seyirci bu yüzeyselliği hiç beğenmedi.

Dayanışmacı eğitim seti nasıl bir yer olacak? Bu setin diğerlerinden farkı ne olacak?

Hüseyin Kuzu: Kapitalist üretim ilişkileri içinde bir film, sonuçta, alanlarında uzman yaratıcıların, belli bir işbölümü yaparak, sette ürettikleri bir üründür.  Her set de sermayenin büyüklüğü veya küçüklüğüne göre kendine özgü bir ortamdır. Uzun zamandır setlerin de bir adabı kalmadı. Çünkü televizyon dizi sektörünün ağır çalışma koşulları ve ucuz iş yapma mantığı kaliteli yaratıcıların sektörden uzaklaşmasına neden oluyor. Sektörde deneyim birikmiyor. Çalışan herkes kendi alanlarının sınırlarını bilmiyor. Eski yönetmenlerimiz anılarında alaylı setçilere çatal-bıçak tutmayı bile öğrettiklerini anlatırlar. Eski setler çok sessizdi ve herkes ne yapacağını bilirdi. Şimdiki setlerde herkes güya eğitimli ama herkes nedense birbirine bağırıyor. Bağırmayın diyecek yönetmen de bağırıyor! Üniversiteler sinemanın bilgisini verebilir ama setin adabını veremez. Bu ancak bir devamlılık içinde ve setlerde öğrenilebilir?  Setlerde yeniden usta-çırak ilişkisi, vb. adapları tahsis etmek gerek ama nasıl?

Senaryo yazımına ilişkin atölye çalışmalarınızdan söz eder misiniz?  

Hüseyin Kuzu: Eskiden az sinema okulu varken kültür merkezlerinde atölyeler yapmak anlamlıydı. Fakat, ister üniversite ister atölyelerde eskiden bilgi veren hocalar ve bilgi talep eden talebeler vardı.  Şimdi  her yerde adeta servis verenler ve servis alanlar var.  Şimdiki öğrenciler bir zahmet derslere uğruyorlar! Birkaç yıl öncesine kadar kültür merkezlerinde yaptığım senaryo atölyelerinden memnundum. Fakat onların öğrencileri de artık değişti. Şimdi herkes senaryo yazmaya zahmet etmeden sinemacı olmaya çalışıyor. Herkes artık, atölyeye salona film seyretmek için gider gibi geliyor.  Başrolü size veriyor, kendileri de yan rolde olmaya razılar. Atölyeler metropollerde artık turistik tur olarak da satılıyor. Bu yüzden artık atölye yapmak konusunda ince eleyip sık dokuyor veya istikrarlı olduğunu sezdiğim tek tek öğrencilerimle ilgileniyorum.

Cumhuriyet/Pazar Dergi
Yıl 18, Sayı 991, 20 Mart 2005

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder