Söyleşiyi yapan: Özgür Erbaş
Filmin yüzde 90'ı senaryo denilmesine karşın eskiden
senaryo yazımı için süre verilmezmiş bugünse herkes kendi senaryosunu yazıyor.
Senaryo gereken önemi neden görmedi? Kimler neyi fark edemedi?
Hüseyin Kuzu: İyi bir senaristi üretim
ilişkileri yetiştirir ve senariste iyi bir senaryoyu üretim ilişkileri
yazdırır. Yakın zamanda önce kaybettiğimiz
Bülent Oran, “bin kadar senaryo” yazdığını söylüyordu. Bin kadar, demek dile
kolay. Her birini en az beşer günde
yazmış olsa, ki beş günde senaryo yazılmaz, toplam 5
bin gün eder. Bu da yaklaşık B.Oran’ın 15 yıl nefes almadan senaryo yazması
demektir. Safa Önal da özel sohbetlerinde 570 senaryo yazdığını söylüyor. Galiba eski Yeşilçam’ın senaristten çok,
zaten seyircinin dikte ettiği belli öyküleri, kağıda geçirecek bazı yazıcılara
ihtiyacı vardı. Dolayısıyla bu soruya soru
ile cevap vermek olası. Bir sinema, eğer gerçek senaryolar
gereksinmemişse o zaman senarist olmanın bilgi birikimi ve adabı nereden
doğacaktı? Bağımsız bir senarist
kategorisi olması için ortada sermayedar bir yapımcı ve ücretli çalışan
senarist ve yönetmenin olması gerekir.
Bir senaryoyu seyirci
açısından yapımcının kontrol ediyor olması başka bir şeydir. Şimdi kendilerine
“yönetmen/yapım” dediğimiz auteur/yaratıcı sinemacılar aslında yanlış
adlandırılıyorlar. Aslında onlara
“senarist,/yönetmen/yapımcı” demek gerek. Çünkü tamamına yakını senaryolarını
kendileri yazıyorlar. Bu günümüzde ancak popüler filmlerde olabiliyor. Ö. Lütfi Akad hocamızın bir sözü vardır.
“Dikkat edin, bu ülkede herkesin ikinci işi senaryo yazmaktır!” diye. Evet, herkes senaryo yazıyor! Ama, gerçek
senaryo nedir sorusu hala ortada duruyor.
“Sinemacılar kamusal alanı okumaktan kopunca yakın izler
çevresinden de koptu”, diyorsunuz. Bunu biraz açarak sonuçlarını anlatabilir
misiniz?
Hüseyin Kuzu: Sinemacılar kamusal alanımızı
okuyamıyorlar bence. Son yıllarda sadece popüler sinema kanadımız bunu
beceriyor. Fakat bir ülkenin sineması bu
popüler filmlerle değil, en azından o ülkenin sinema sanatına katkı yapan
sinemacıları tarafından temsil edilirler. Popüler filmler en çok sinema
tarihine, o yıllarda hasılat rekorları kıran film, vb. nedenlerle
geçerler.
1980’li yıllarda sonra tüm
dünyada sinemacı olma ölçütü oldukça değişti. Eskiden ulusal sınırlar içinde
“sinemacı” olma payesi almamış bir sinemacının dünya sahnesine çıkması pek
mümkün değildi. Fakat artık mümkün. Bu da çeşitli çarpık gelişmelere neden
oluyor. Bence bir filmin ilk önce kendi
ülkesinde yakın-izler çevresi olmalı. Bu yakın izler-çevre sadece sinemayı
değil her tür kültür ürününü de yakından izleyen bir çevredir. Yaklaşık yirmi yıldır Türk Sinemasının yakın
izler çevresi yoktur. Bir Orhan Pamuk veya Sezen Aksu hala aynı miktarda
satıyor ama sinema yakın-izler çevresi 1/10’a düştü. Kısacası sinemacımız
kültürün yakın izler-çevresinden icazet alamıyor. Asıl sorun bu. Bu yüzden,
kamusal alanı okuyamıyor, dedim.
Akademisyen çevresinin verimsiz olduğu tespitini yaparak
Godard üzerine Türk sinemasından daha fazla tez yazıldığını söylemişsiniz. Türk
sinemasının akademisyenler için cazibesiz olmamasının nedenleri neler?
Sektörden mi akademisyenlerden mi kaynaklı bir sorun bu?
Hüseyin Kuzu: Geçmişten kalan bir sorun
ve karşılıklı eksikliklerle biçimlenmiş bir sonuç bu. Akademisyenin ilk anda karşılaştığı en büyük
sorun Türk Sineması’nın veri tabanının olmaması. Bir zamanlar “Genç Türk
Sineması” üstüne bir tez yapmak isteyen Tuğrul Eryılmaz, bu yüzden birkaç kez
tez başlığını değiştirmek zorunda kalmıştı. Sonunda da yaşayan sinemacılarla
yetinmek zorunda kaldı! Dolayısıyla dil
bilen akademisyen kendi kütüphanesine kapanıyor. Artık filmleri de rahatça bulabildiği için
Batılı sinemacılar üstüne tez filmi yapmayı tercih ediyor. Veri tabanı için
çalışmak da akademisyenlerin bir işi aslında. Devlet ve sektörün ilk kez
üniversitelere ihtiyacı var ama üniversiteler bu sorundan uzaklar... Bir-iki üniversite
bu işe soyunmaya kalktı ama sorun çok
daha büyük ve acil... Sorun ancak bu kurumların hep birlikte bir anlayış
geliştirmesi ile çözülebilir.
Türkiye'de aksiyon, korku, polisiye gibi türlerin
çekilememesinin temel nedeni ne sizce? Bunların senaryolarının yazımı mı zor
yoksa çekim için teknik alt yapı mı yok?
Hüseyin Kuzu: Sorun bence toplumsal ve bu
sadece ülkemizle ilgili bir sorun değil. Kentleşme ve bireyleşme boyutunu
yaşamış toplumlar bence saydığınız türde filmleri yazamaz veya çekemezler.
Çünkü karısını ekmek bıçağı ile öldüren adamın kaçtığı yer sonuçta kentin diğer
ucundaki akrabasının evi oluyor. Veya köyüne kaçıyor! Yani birey işlediği suç için kent içinde bir
kurgu yapmayı aklına getirmiyor ve kendi cemaati içinde bir saklanma yeri
arıyor. Bu yüzden filmler çekilse (veya romanı yazılsa) bile, bu ürünler Batılı
ürünlerden esinlenmiş yapay ürünler olmaya mahkum...
Son dönem Türk sinemasının öykü olarak odaklandığı bir
konu var mı? Yeni filmleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hüseyin Kuzu: Sinema eleştirisi, Türk
Sineması’nın tarihinde belli bir zamanda kümelenen her 3-5 genç sinemacıyı bir
ekolmuş gibi takdim ediyor. Oysa aynı anda aynı toplumsal motifleri kullanan
sinemacılar ekol olabilirler. Bizde bunlar “motif “düzeyinde değil öykü veya
konu düzeyinde ve modalar halinde yaşanıyor. Bu yüzden, son yıllarda “Doğu filmleri” moda oluyor ama motifler ayrı
telden çalıyor. Birkaç yıl önce, Kürt sorunu sıcaklığını kaybettikten sonra,
yol öyküleri moda olmuştu. Bu filmlerde kahramanlar habire Doğu’ya doğru
gidiyorlardı ama öylesine ülke gerçeklerine yabancı idiler ki. Seyirci bu yüzeyselliği hiç beğenmedi.
Dayanışmacı eğitim seti nasıl bir yer olacak? Bu setin
diğerlerinden farkı ne olacak?
Hüseyin Kuzu: Kapitalist üretim
ilişkileri içinde bir film, sonuçta, alanlarında uzman yaratıcıların, belli bir
işbölümü yaparak, sette ürettikleri bir üründür. Her set de sermayenin büyüklüğü veya küçüklüğüne
göre kendine özgü bir ortamdır. Uzun zamandır setlerin de bir adabı kalmadı. Çünkü
televizyon dizi sektörünün ağır çalışma koşulları ve ucuz iş yapma mantığı
kaliteli yaratıcıların sektörden uzaklaşmasına neden oluyor. Sektörde deneyim
birikmiyor. Çalışan herkes kendi alanlarının sınırlarını bilmiyor. Eski
yönetmenlerimiz anılarında alaylı setçilere çatal-bıçak tutmayı bile
öğrettiklerini anlatırlar. Eski setler çok sessizdi ve herkes ne yapacağını
bilirdi. Şimdiki setlerde herkes güya eğitimli ama herkes nedense birbirine
bağırıyor. Bağırmayın diyecek yönetmen de bağırıyor! Üniversiteler
sinemanın bilgisini verebilir ama setin adabını veremez. Bu ancak bir
devamlılık içinde ve setlerde öğrenilebilir? Setlerde yeniden usta-çırak ilişkisi, vb.
adapları tahsis etmek gerek ama nasıl?
Senaryo yazımına ilişkin atölye çalışmalarınızdan söz
eder misiniz?
Hüseyin Kuzu: Eskiden
az sinema okulu varken kültür merkezlerinde atölyeler yapmak anlamlıydı. Fakat,
ister üniversite ister atölyelerde eskiden bilgi veren hocalar ve bilgi talep
eden talebeler vardı. Şimdi her yerde adeta servis verenler ve servis
alanlar var. Şimdiki öğrenciler bir
zahmet derslere uğruyorlar! Birkaç
yıl öncesine kadar kültür merkezlerinde yaptığım senaryo atölyelerinden
memnundum. Fakat onların öğrencileri de artık değişti. Şimdi herkes senaryo
yazmaya zahmet etmeden sinemacı olmaya çalışıyor. Herkes artık, atölyeye salona
film seyretmek için gider gibi geliyor.
Başrolü size veriyor, kendileri de yan rolde olmaya razılar. Atölyeler
metropollerde artık turistik tur olarak da satılıyor. Bu yüzden artık atölye
yapmak konusunda ince eleyip sık dokuyor veya istikrarlı olduğunu sezdiğim tek
tek öğrencilerimle ilgileniyorum.
Cumhuriyet/Pazar Dergi
Yıl 18, Sayı 991, 20 Mart
2005
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder