09 Aralık 2012

NEDİR BU SİNEMAMIZIN "TÜRK SİNEMASI TARİHİ" YAZIMINDAN ÇEKTİĞİ !?..

Türk Sineması Tarihi kitaplarımızın pek sorgulanmayan ve okuyunca beni çok sıkan bir dönemlendirme mantığı vardır. Bu mantık, kültÜr/sanat (özelde sinema) tarihinin yöntem veya kavramlarıyla düşünmekten çok, Türkiye’nin yüzeysel reel tarihi ile düşünen bir kolaj mantıktır. Bunun yanlış ve eksik olduğu yıllar önce tartışılmış, fa
kat çözülemediği için de olduğu gibi kalmıştır. Dolayısıyla, hala üniversitede öğrencilere eski sorular sorulmakta ve eski doğru(!) cevabı verenler sınıfı geçmektedir! Bu kolaj dönemleştirme aşağı yukarı aşağıdaki gibidir.

1-ilk Yıllar/Osmanlı Dönemi
2-Tiyatrocular (Muhsin Ertuğrul) Dönemi 
3-Ara Dönem
4-1960 Sonrası veya Sinemacılar Dönemi
5-1970 Sonrası
6-1980 Sonrası
7-1990 Sonrası… diye devam eder. 

Bu yüzeysel bir sorguda bile tel tel dökülen, geriye doğru bir sinema tarihi yazma ihtiyacından yola çıkmış bir dönemleştirmedir. Bu sanki bilinçaltında 4. dönemden başlaması gereken bir tarihtir ama maalesef önceki 50 yıllık tarihin de bir şekilde yazılması gerekmektedir! İlk üç dönemin alt metinleri okunduğunda görülecektir ki atılan başlıkların bilinçaltında, “sinema dili”nin eksik veya ilkelliğinden bir şikayet vardır. Gerisi ise çeşitli ampirik saptamalarla doldurulmuştur. 

1- İlk Yıllar/Osmanlı Dönemi
Mesela bu başlık niye var diye birçok soru sorulabilir? Çünkü 1960’lı yıllarda artık bir “Türk Sineması Tarihi” yazımı bir gereksinim haline gelmiştir. Bir tarih yazılacak ise bu tabii ki daha önce diğer sanat dalları için yazılanlar gibi, Cumhuriyet Dönemi tarihi içinde olan bir “Türk Sineması Tarihi” olmalıdır! Dolayısıyla, önceleri “İlk Yıllar” diye kullanılan ve 1923’e kadarki dönemin daha sonra, kendi içinde “Osmanlı Dönemi”ne de bölünmesinin bir sakıncası da olmamıştır. Madem böyle denmiştir doğal olarak bundan sonraki dönemin adında “Cumhuriyet” sözcüğünün olması beklenir ama o da yoktur!

2- Tiyatrocular Dönemi (ve Muhsin Ertuğrul)
1923 yılında Cumhuriyet ilan edilince, 1922 veya 1924 yıllarında varolan sinemanın üretim tarzında bir değişiklik mi vardır? Hayır, tam tersine bir süreklilik vardır. Her iki dönemde de ağırlıkla daha önce tiyatrolarda oynanmış oyunlar, (üstelik!) sabit bir kamera açısıyla filme alınarak, sinema salonlarında gösterilmeye devam edilmiştir. Her iki dönemde dildeki yüzeysel değişiklikler filmleri tiyatral bir gösteri olmaktan kurtaramamıştır. 

20 yıllık bu uyku dönemi bir anlamda adını hak eder. Ama teşhis eksiktir. Resmi tarihin, Cumhuriyetin birçok alanında atılım yılları(!) olarak anlattığı bu dönemde sinema 20 yıl neredeyse yerinde saymıştır. Bu eksikliğin suçu ise politik tarihe (tek parti-tek şef!) paralel olarak Muhsin Ertuğrul’un üstüne atılır. Öyle ki, sinema üstüne tekel kurmuş Muhsin Ertuğrul, kendisi de film çektiği halde, sanki bile isteye sinema yapmamış ve kimsenin de yapmasına da müsaade etmemiştir! Neden kimse bu döneme ‘Ne kadar ekmek o kadar köfte dönemi’ demeye cesaret edemiyor, insan merak ediyor? (Bunun nedenlerini için bkz “1- Sinema Sanatı, Devlet, Sansür ve Yol Ayrımı” yazısı- H.K.)

3- Ara Dönem
II. Dünya Savaşı da bittiği halde, özgün bir “sinema dili” hala pek yoktur. Bu yüzden bu dönemin alt metinlerinde, “savaştan sonra Batı’da eğitim gören bazı gençler...’ diye başlanır. Yeni konular ve temalar gelmiştir ama sinemanın dili hala sürçmektedir. Dolayısıyla bu döneme de “Ara Dönem” demenin hiçbir sakıncası yoktur! 

4- 1960 Sonrası veya Sinemacılar Dönemi
Ömer Lütfi Akad usta ve diğerleri gelerek duruma el koymuşlardır. O yüzden gönül rahatlığıyla bu döneme “Sinemacılar Dönemi” denmiştir. Fakat bu adlandırma pek bir şey çağrıştırmadığı için alt metinlerde hemen dil değişir. Cümleler, “1960 İhtilalı’ndan sonra, başlayan (görece) özgür ortamın içinde...” diye başlar, Sosyoloji ve Tarih hatırlanır. ‘Sinema salonlarının artışı, büyük kentlere akan iç göç...”, “Ve sinemaya bir bir gelen yeni sinemacılar, Metin Erksan, Osman Seden, Halit Refiğ, Vedat Türkali, Yılmaz Duru, vd…” İki kutuplu olmuş dünyanın ülkeye yansımasıyla bin çiçeğin açtığı yeni bir dönem başlamıştır. Popüler Yeşilçam Sineması tüm ülkede at koştururken, çok az entelektüel sinemacı da Sosyal Gerçekçi, Sosyalist Gerçekçi, Ulusal Sinemacı, vb., saflara ayrışmaya ve onlarla birlikte “toplumcu” tanımlar ortalığı kaplamaya başlamıştır. 

Bu dönemde verimli sinema tartışmaları da olmuştur. Örneğin, zamanın iki büyük entelektüel, . “Ulusal Sinemacılar” ve “Sinematekçiler” ekolleri ortaya çıkmıştır. Fakat birbirini biçimleyerek gelişen bu iki ekolün tartışması 1970’li yılların ortalarında giderek kan davasına dönüşür ve tartışmalar sığlaşır. Ama bu dergilerde kalır ve asla kitaplara alınmaz. (Bu tartışma ayrı bir yazıda ele alınacak.)

Sinemacılar daha çok dünya görüşü düzeyinde tartışırken, paralelde edebiyatçılarımızın kendi nesneleri üstünden yaptığı “Köy ve Kent Romanı’ tartışmasına sinemacılar nedense kendi aralarında hiç girmezler. Bu arada, edebiyattaki ağırlıklarına karşılık köy enstitüsü geleneğinden gelenlerin neden sinemaya hiç yaklaşmadıkları atlanan bir sorudur? 

5- 1970’li yıllar
“Sinemamızda 1970 yıllar” diye çıkan, birbirinden kopyalanan birçok kitap, tez ve yazı var. Neden böyle bir başlık atılır merak ederim. Ben bunu, sinemayı (veya filmleri) zoraki olarak ülkenin politik tarihine iliştirme, dolayısıyla 12 Mart’taki darbe girişimi ve askeri muhtıra ile edebiyattaki “12 Mart Romanı”nı üstüne yapılan yazının bir yansıması olarak görüyorum. Yoksa sinemada her şey aslında 1975’lere kadar 1960’ların bir devamıdır! 

Fakat 1975 sonrası oluşan politik kamplaşma, kültürel her şeyin siyasal araca biraz daha indirgendiği yıllar oldu. Örneğin, Yılmaz Güney’in ortaya çıkışı ile sol cenah bir zamanlar “solcu” diye filmleri yasaklanan sinemacıları bile unutup, 1960 sonrasını, ‘1960 sonrası ve Yılmaz Güney’ diye adlandırmaya kadar vardırır. 

6- 1980’li yıllar
On yılda bir yapılan askeri darbelerden sonra, 12 Eylül askeri darbesinin de sinema tarihimizin makus tarihinde yerini alması doğaldı. Hele darbeden birkaç yıl sonra yapılan 5-10 “direniş!” filmine konacak başlık da zaten hazırdır. “12 Eylül Filmleri!” 

Fakat o yıllarda “İdeoloji” kavramı “politika” veya “küfür”e indirgendiği için, sinemasal olarak 1960 sonrası yapılan birçok filmin çok gerisine düştükleri halde bu kaba “direniş!” filmleri alkışlandı ama sinemasal kaliteyi devam ettiren onlarca film sinema yazınında bir cümle ile bile bu döneme iliştirilmedi/iliştirilemedi. Oysa “12 Eylül Filmleri” dışında dönemin gerçek yansıması için en az 50 tane film bulunur ve diğer dönemlere adını veren edebiyat ürünleri yerine bu dönemi gerçek anlamda sinema temsil eder. Bir “12 Eylül Romanı” bağlığı yoktur ama “12 Eylül” darbesinin toplumsal yansımasını içselleştirmiş birçok film vardır. 

Bu arada, bu dönemde hareketli görüntü üretiminin pelikül filmden dijital üretim tarzına geçmesi, film üretim ve seyir paradigmasının tamamen altüst olması, fakat bütün bu değişimin “korsan video”nun sırtına yıkılması, üretim tarzındaki değişimin “teknolojik bir kolaylığa” indirgenmesi, akademik sinema yazınının sinemamızın sorunlarından ne kadar uzağa düştüğünün de açık bir kanıtıdır. 

Bundan sonrası artık bütünü göremeyen bir sinema yazınının tarihidir. Askeri darbelerin kodladığı 10 yıllık dönemlere göre yazım hala sürmektedir. Artık bir anlamı kalmamış olsa da “1990 Sonrası Türk Sineması”, “2000 Sonrası Türk Sineması” deme ezberi sürmekte ve bu kör bir inatla kitaplar çıkmaya, yazılan tezlerle doçent ve profesör olmaya devam edilmektedir.

Bu yazı eksiktir. Çünkü yazı boyunca anlatılan bu tarih yazımı bazı şeyleri sezgisel de olsa atladığının farkındadır. Atlanan şeyler ise defalarca ısıtılan “Genç Türk Sineması” başlığıyla kapatılmaya çalışılır. O başlık da başka bir yazının konusudur.

Hüseyin Kuzu

NOT: Bu yazı, yazarı ve ilk alındığı yayın yeri belirtilerek, başlığı değiştirilmeden, dileyen herkes tarafında izinsiz olarak bütünü yayınlanabilir veya bir kısmı alıntılanabilir. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder